SoNRuYaMSiN.CoM » TüRKiYeM » Özel Günler / Kutlamalar  »  Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 3 resim 3 can
kelo-lt Theme designed by padexx
« önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Yazdır
Gönderen Konu: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 3 resim 3 can    (Okunma Sayısı 93 defa)
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« : 14 Haziran 2008, 12:13:03 »

reklam yeri
 Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın

DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN, HÜSEYİN İNAN...


Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan


 Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın


DARAĞACI


[A. A. Ajansı Muhabirlerinden Burhan Dodanlı tarafından 1974 yılında derlenen bu kitap 1978 Mayısında, Evren Yayınları tarafından yayınlanmıştır]



ALTINCI BÖLÜM
HUKÛKİ ÇIKMAZ


Meselenin bir hukuk çıkmazına girdiğini gösteren bu talepleri dikkate alan Cumhurbaşkanı Sunay, imza için birkaç gün bekledikten sonra 24 Mart 1972 günü metni onaylamış ve üç idam hükümlüsünün asılmasını öngören kanun, 25 Mart tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmişti.
Bunun üzerine harekete geçen CHP, İsmet İnönü'nün imzasını taşıyan dilekçeyi aynı gün Anayasa Mahkemesine vermiş ve kanunun iptalini talep etmişti.
Ancak, kanunun yürürlükte olması nedeniyle bazı hukukçular hükmün infazı, bazı hukukçular ise, infazın geri bırakılması yolunda mütalâalar verince tereddüde düşen İnfaz Savcısı, kararı veren Sıkıyönetim Bir Numaralı Mahkemesinden mütalâa istemişti.
Sıkıyönetim Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinde açılan dâvanın infazı durduramıyacağını ve hükmün yerine getirilmesinde hukûki hiçbir sakıncanın bulunmadığını beyan etmişse de sanık müdafilerince bir defa da Askeri Yargıtay'a müracaat edilmesi üzerine, infazın geri bırakılması savcılıkça uygun görülmüştü.
Ayrıca, verilen idam cezalarının tashihini isteyen hükümlü müdafileri, infazların, Anayasa Mahkemesinin kararının sonuna kadar tehirini de istemişlerdi.
Bu arada, dâva konusunun insan hayatıyla ilgili olduğunu belirten Anayasa Mahkemesi, infazın ertelenmesi lâzım geldiğini belirten bir mütalâa vermiş ve ilgili yerlere bildirmişti.
Bu işlemler olurken hükümlü yakınlarının yaptıkları özel af istekleri ise, TBMM Dilekçe Karma Komisyonunca görüşülerek reddedilmişti.


Kanunun iptâli:
Nihayet, Anayasa Mahkemesi 6 Nisan 1972 günü aldığı kararla İnfaz Kanununun şekil yönünden hatâlı olduğunu kabul etmiş ve kanunu iptâl etmişti. Yüksek Mahkeme, iptâl ettiği kanunun TBMM'deki görüşmeleri sırasında, ivedilik önergelerinde gerekçe gösterilmediğini belirtmiş ve kanunu bu yönden noksan bulduğunu açıklamıştı.
İptâl edilen kanun, TBMM'de ikinci kez görüşülmeden önce hükümlü vekilleri karar tashihi isteğinde bulunmuşlarsa da bu talepleri de kabul edilmemişti. Bu defa Askeri Yargıtay’a bir defa daha baş vuran avukatların İade-i Muhakeme isteği de ikinci daire tarafından reddolunmuştu.
TBMM Komisyonları ve Genel Kurulları, şekil yönünden iptâl edilen üç idamla ilgili kanunu yeniden görüşerek büyük çoğunlukla kabul edince, hukûki prosedür de böylece tamamlanmış oluyordu.
3 Mayıs 1972 günü Cumhurbaşkanı Sunay tarafından da imzalanan infaz kanunu, 5 Mayıs 1972 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve hüküm aynı gün sabaha karşı infaz olunmuştu.
Bu idam safahatı, bundan sonra okuyacağınız bölümde, gerçeğe dokunulmadan, ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. İşte şimdi, o bölümdeyiz.


SON GECE
1972 yılının 5 Mayıs'ını 6 Mayıs'a bağlıyan gece... Saatlerin 24'e yaklaştığı şu sıralarda, koşarcasına hızlı adımlarla yürüyenlere rastlıyoruz. Bu telâşın nedeni, Sıkıyönetim dolayısıyla birazdan sokağa çıkma yasağının başlıyacak olması. Eğlence yerlerinden, işlerinden ya da misafirlikten dönenler, bir an önce evlerine, yurtlarına girip, kapılarını örtüyorlar. Aksi halde, yasak saati içinde güvenlik kuvvetlerine yakalanıp, soluğu mahkemede almak var.
Bir otomobilde üç gazeteciyiz. Yasak saati henüz başladığında, Samanpazarından Cebeciye doğru ağır ağır ilerliyoruz. Sokaklar şimdi bomboş. Tek tük inzibat erleri ve mahalle bekçilerinden başka kimse görülmüyor.
Fakat üç beş dakika içinde bu sessizlik hemen bozuluyor ve olağanüstü bir hareketlilik göze çarpıyor. Her yönden otomobillerle gelen silâhlı askerler, bir anda bulunduğumuz semti kontrol altına alıyorlar. Kimse sezmese de, biz biliyoruz nedenini.. Bu gece sabaha karşı, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan hakkındaki kesinleşmiş ölüm cezaları infaz olunacak. Zaten onun için dolaşıyoruz ve hemen de, görevliler tarafından çevriliyoruz. Arabanın penceresinden sokağa çıkma izin belgemizi gösterdikten sonra salıyorlar bizi. Fakat, görevli inzibat subayı ile bizi eskiden tanıyan polis memurları, şu ikazda bulunuyorlar:
«Herşeye rağmen, yine de dolaşmamanızı tavsiye ederiz. Parola bilmiyorsanız, kötü duruma düşebilirsiniz..»
Biz ise, bu uyarıya bir teşekkür çekip, devam ediyoruz da, en fazla 200 metre kadar gitmiş gitmemişken, tekrar durduruluyoruz. Bu defa biraz sert konuşuyorlar. İzaha çalışıyoruz: «Görev yapıyoruz..» diyoruz. Onlar da bize, görevi bürolarımızda yapmamızı salık veriyorlar. Bu gecenin herhangi bir geceden farksız olduğunu söylemeye çalışırken bile, bir fevkalâdelik olduğunu gizliyemiyorlar. Ama biz, hükümlü avukatlarının dahi kesinlikle bilmediklerini gündüzden öğrendiğimiz için, haberin havasını kaçırmamaya kararlıyız.
Bu nasihat barajını da aşıp giderken, bu defa bir araba dolusu sivil memur peşimize düşüyor ve duyduğumuz kadar, telsizle bizi merkeze bildiriyorlar. Bunu işitince de, süratle Merkez cezaevinin önünü terkedip Dörtyol'a geçerek, bir sinemanın arkasına park ediyoruz. Bizi yakalamaktansa, o bölgeden uzaklaştırmayı daha uygun bulduklarından, gelmiyorlar peşimizden..
On onbeş dakika içinde Sıhhiye yoluyla Kavaklıdere'ye oradan da Gaziosmanpaşa semtine uğrayıp bu defa Cebeci tarafından tekrar kovalandığımız yere yöneliyoruz ve görev kartlarımızı göstere göstere, zorlukla üç barajı aştıktan sonra, Merkez Cezaevinin önüne gelebiliyoruz.


HÜKÜMLÜLER GETİRİLİYOR
Anlaşıldığı kadar Cezaevindeki tüm hazırlıklar tamam. Açık avlunun sol köşesine bir darağacı kurulmuş. Bazı görevliler son kontrolleri yapmakla meşgulken, saat yarıma doğru, Cezaevinin önünde duran vasıtalarla hükümlüler getiriliyor.
Önce Deniz Gezmiş'i görüyoruz. Arabadan indikten sonra, elleri arkasından bağlı vaziyette etrafına bakıyor, birşeyler aranıyor. Sanki birilerini görmek ister gibi bir hâli var. Fakat, karanlıkta birşey göremediği gibi, fazla vakit de olmadığından hemen onu içeri alıyorlar. Gezmiş'i, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan izliyor. Onlar da demir kapının öte yüzüne alınıyorlar. Böylece, üç hükümlünün bu dünyayla ilişkileri ebediyyen bitmiş oluyor. Bir iki saat sonra da, hükmün infazı ile onlar son defa girdikleri Ankara Merkez Cezaevini, cansız terkediyorlar.


SON SAATLER
Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ı, hiç olmazsa idamdan kurtarabilmek amacıyla bütün kanun yolları denenmiş, her kapı çalınmış, bazı başka çarelere başvurulmuş, fakat istenen sonuca ulaşılamamıştı.
Deniz'lerin avukatları durmadan sağa sola koşmuş, konunun Parlamentoda görüşülmesi sırasında, Senatör ve Milletvekillerine gönderdikleri mektuplarda, infazlara gidilmemesi yönünde oy kullanılmasını istemişlerdi. Nitekim, bu isteği olumlu bulan birçok siyasi çıkmış, başta CHP'liler olmak üzere, bazı Senatör ve Milletvekili, idamların geri bırakılması gerektiğini savunarak, Meclîslerde hararetli tartışmalara yol açmışlardı.
Ancak, bütün bu çabalara rağmen, daha önce belirttiğimiz gibi ne CHP'nin Anayasa Mahkemesine gitmiş olması ne Kanunun şekil yönüyle iptali ne de diğer çalışmalar infazı önleyebilmiş, TBMM'ce kabul edilen infaz kanunu, Cumhurbaşkanı Sunay'ın onayı ile son şeklini almıştı. Bu bakımdan, artık kanunun Resmi Gazetede ilânı ile yürürlüğe girmesi gün meselesi halindeydi ve bu konu, ülkedeki güncel sorunların hemen hemen başında geliyordu.
Vâkıa, yakalanışından sonra, henüz Sıkıyönetim ilân edilmemiş olduğu cihetle önce Ankara Merkez Cezaevine konan Deniz Gezmiş gardiyanlara, «Boşuna zahmet çekip, sıkı sıkıya kilitlemeyin. Çünkü, beni iki aydan fazla burada tutamıyacaksınız...» demişti ise de, hangi güvenceyle söylediği bilinmeyen bu sözler de ortada kalmış ve 5 Mayıs 1972'ye gelindiğinde, üç mahkûmun tüm ümit kapıları kapanmıştı. Öylesine ki, içi yolcu dolu iki uçağı Bulgaristan'a kaçırmalar bile onları kurtaramamış, «Mahkûmların yolcularla takas edilmesi...» şartlan, Türk Resmi Makamlarınca reddedilmişti.
İnfaza giden o günlerdeydi ki, mahkemelere geliş gidişten tanıdığım Yusuf Arslan'ın babasına İzmir Caddesinin bir kavşağında rastladığımda sormuştum:
«— Ne var ne yok Beşir Bey? Çocukları kurtarma ümidiniz var mı?»
Bu söz üzerine derin göğüs geçiren Beşir Arslan, bana şu karşılığı vermişti:
«— Hiçbir ümit kalmadı sanırım. Artık onların kurtulması için, Allah'tan bir mucize lâzım. Başka, elden ne gelir ki...»
O halde bir an için ileri satırlara döndüğümüzde, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın 5 Mayıs 1972 gecesi saat 24'ten sonra Ankara Merkez Cezaevine getiriliş nedenini daha iyi anlamış ve hatırlamış olacağız.
Merkez Ceza evinin önünde, önce Deniz Gezmiş'in arabadan indirildiğini söylemiştim. Elleri arkasından bağlı vaziyette, etrafına bakınıyor. Sanki birilerini görmek ister gibi bir hâli var. Fakat o karanlıkta, birkaç metre ileride sıralanmış muhafızlar ve nöbetçilerden başka birşey görmeğe olanak yok.
O'nu hemen içeri alıyorlar. Ancak, bu birkaç saniyelik etrafı süzüşte, ne gibi hisler hâkim acaba? O anda ne düşünüyordu Deniz? Kaçmayı, ya da kaçırılmayı mı? Çünkü o ilk yakalanışından sonra Merkez Ceza Evine konulurken, «Boşuna zahmet çekip, sıkı sıkıya kilitlemeyin! Beni iki aydan fazla burada tutamıyacaksınız!..» demişti.
Fakat, bu sözün üzerinden aylar geçmiş, kaçma ya da kaçırılma gerçekleştirilememişti. İki yolcu uçağının Bulgaristan'a kaçırılmasından sonra, yolcularla Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in değiştirilmesi de kabul edilmemiş ve işte bugüne gelinmişti.
Kaçırılma gerçekleşmediğine göre, son defa dış dünyayı seyreden Deniz, «Keşke o gün yansaydık, daha iyi olurdu,» diye mi geçiriyordu içinden? Kimbilir belki de, öyle düşünmüştü? O gün yanmak da nesiydi? Evet, birgün, duruşmaya getirilirken, Deniz Gezmiş ve iki kader arkadaşı, arabada cayır cayır yanacaklardı, az daha...
Sıcak bir yaz günü, duruşma salonuna getirilen Deniz'in arka paçalarının ıslaklığı dikkatimi çekince, bu kuru havadaki bu ıslaklık zihnime takılmış ve sorup öğrenmiştim olayı..
İşte o gün getirilirken, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in içinde bulunduğu ambulans tipi zırhlı araba, elektrik kontağından olduğu söylenen bir nedenle yolda yanmaya başlamıştı. Kortejdeki muhafız arabasında bulunan erlerden biri, sızan dumanı sezmekte biraz daha gecikse imiş, dediklerine göre, üç arkadaş mahkemeye gelmeden, yanıp gideceklermiş. Durum farkedilince, hemen yanan araba sollanıp durdurulmuş, sonra da söndürme işine girişilmiş. Ancak, bunun bir kaçırılma plânı olabileceğini de hesaplıyan muhafız komutanı, söndürme işine girişmeden etrafta gerekli tedbiri almış. Boşta kalan iki üç er de önce arabaya su sıkmışlar. Sonra erlerden biri, ellerinin yanması pahasına kızgın kapıyı açmış ve Deniz'leri kurtarmış. Deniz'in paçasındaki bu ıslaklık da şundanmış, arabaya sıkılan sudan. Olayı öğrenmiştim, ama, yazılmaması kaydıyla. Duyulmasını nedense istememişlerdi. Ben de o günün sıkıyönetim havasında, yazıp haber yapmaktan vazgeçmiştim. Ama şimdi yazıyorum bu olayı.
Ölümden kurtulmanın mümkün yoktur, hiçbir fâni için. Fakat, asılarak ölmek, ya da yanarak ölmek arasında bir tercih yapılabilir mi, diye geçirdim içimden, onların hesabına. Başkalarının hesabına düşünmek kolaydı. Ya onlar ne düşünmüştü?.. O gece yarısı?..
İşte o gece yarısı, Sivil Cezaevine alınan her üç mahkûm da, hayata istemiyerek vedâ eden insanların ruh hâli içinde ve oldukça heyecanlı idiler.
Bu nedenle Deniz Gezmiş, iskemleyi kendim devireceğim...» dediği halde, ne kendisi, ne de iki kader arkadaşı bunu yapabilmişti.
Ayakları prangalı ve elleri arkadan kelepçeli şekilde Merkez Cezaevine alınan Deniz Gezmiş Başgardiyan Odasına, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan ise, yandaki Avukat görüşme odalarına konuldular. Bu sırada bir askeri araç, mahkûmların avukatlarından Halit Çelenk ile Mükerrem Erdoğan'ı evlerinden alıp getirmişti. Fakat onlar ve diğer yetkililer, dış avluda bekletiliyordu.
Vakit geceyarısını geçip saat 00.45'e geldiğinde, İnfaz Savcısı Sami Uğur ve görevli dört kişi Deniz'in bulunduğu odaya girdi. Adli tabip Dr. Sait Altay ile Cezaevi Tabibi Dr. Cahit Ünlüsoy, infaz kanunu uyarınca muayyeneden geçirdikleri Deniz Gezmiş'in normal sıhhatte bulunduğunu ve şuurunun yerinde olduğunu tesbit edip, bunu bir raporla belirttiler. Bu işlem, diğer odalarda bulunan Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan için de tekrarlandıktan sonra, Sami Uğur tekrar Deniz Gezmiş'in odasına girdi.
Gezmiş, başını kaldırıp bir süre Savcıya baktıktan sonra:
«— Bir çay mümkün mü?..» dedi.
Mahkûmun ayaklarındaki prangayı çözdüren Sami Uğur, ona bir çay getirmelerini emretti, fakat elleri arkadan bağlı olan Deniz, ancak bir gardiyanın yardımıyla çayını içebildi.
Ayakları prangadan kurtulan Gezmiş, sıcak çayı da içince daha ferahladı. İkinci bardağı istediği belli oluyordu. Bir çay, bir çay daha içen Deniz Gezmiş, o esnada odaya girmiş olan avukatlarına da duyurarak Savcıya:
«— Bizim suçumuz idamı mı gerektiriyor?» dedi.
Kısa bir an, cevap verip vermemekte tereddüde düşer gibi olan Sami Uğur da şöyle konuşmuştu:
«— Bütün bunlar hâlloldu, merciinden geçti… Tekrar konuşmak fayda getirmez...»
Bu arada içeri giren bir gardiyan, İnfaz Savcısının kulağına birşeyler fısıldamış, o da «Buyursun!.» demişti.
Savcının «Buyursun!.» dediği şahıs, İmam Ali Ödemiş'ti ve fakat Deniz Gezmiş, dini telkin istemediğini ifade edince de, İmam için dönüp gitmekten başka yapacak birşey kalmamıştı. Müteakiben ve sırayla Yusuf Arslan ile Hüseyin İnan'ın odasına giren Ali Ödemiş, önceden kararlaştırılmışçasına, onlardan da aynı cevabı almıştı: «Dini telkin istemiyorum!»
Bundan sonra Deniz'in odasına tekrar giren Sami Uğur, İdam Yaftasına da yazıldığı üzere, kesinleşen idam hükmünü okudu ve aralarında şu konuşma geçti:
«— Bu karar senin için verildi. Biliyorsun değil mi, Deniz?.»
«— Evet, biliyorum..»
«— O halde, son sözün, son arzun nedir...»
«— Ben son sözümü sehpada söyliyeceğim. Yalnız, müsaade ederseniz, Yusuf'la Hüseyin'i son defa görmek isterim.»
Bu, galiba onun son arzusu idi ve hemen yerine getirilmek üzere emir verildikten üç dört dakika sonra, üç arkadaş karşı karşıya idiler. Başgardiyan odasındaki bu karşılaşmadan yararlanan üç mahkûm, tek kelime konuşmadan ve fakat zaman kaybetmeden birbirlerine sırayla sarılıp öpüştüler. Yüzlerinde birbirlerini son kez görmenin sessizliği vardı.
Yusuf'la Hüseyin'in tekrar odalarına alınmalarından sonra, birden hatırlamış gibi Savcıya dönen Deniz, babasına bir mektup yazmak istediğini söyledi.
Bu isteği de makûl karşılıyan Savcının emri ile odaya bir daktilo makinası getirildi ve onun babasına hitaben söyledikleri aynen yazıldı, aynen not edildi.
Bir zabıt kâtibinin daktiloyla tesbit ettiği, Deniz Gezmiş'in babasına son mektubu şöyleydi:


«Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin, dersem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu ****netle karşılamanı istiyorum.
İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan, çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum... Ve kaldı ki, benden evvel giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de, tereddüde düşmiyeceğimden şüphen olmasın.
Oğlun, ölüm karşısında âciz ve çâresiz kalmış değildir. O, bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlıyacağını tahmin ediyorum... Sadece senin değil, Türkiye'de yaşıyan Kürt ve Türk halklarının da anlıyacağına inanıyorum.
Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca, Savcı'ya da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için, cenazemi İstanbul'a götürmeğe kalkma. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı, küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun, bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da, bir yerde insanlığa hizmettir.
Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir. Seni, Annemi ve Ağabeyimi ve Kardeşimi, devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.»
Oğlun
Deniz Gezmiş.»
Merkez Cezaevi —Ankara.
5 Mayıs 1972


Bunun üzerine, Deniz Gezmiş'in arkadan bağlı elleri çözüldü ve babası için yazdırdığı mektubu imzaladıktan sonra, tekrar bağlandı. Avukatların yanında zarfa konan mektup, Deniz'in Babasına teslim edilmek üzere, Sami Uğur tarafından alındı.
Söz mektuba gelmişken, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın da babaları için yazdıklarını bu kısımda belirtmek istiyorum.
İdamından üçgün önce babasına yazdığı mektubu parkasının iç cebinde taşıdığını savcıya söyleyen Yusuf Arslan ise, şunları yazmıştı:


«Sevgili Babacığım,
3/5/1972 ANKARA
Bu mektubu aldığın zaman, ben ebediyyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir buçuk seneden beri, benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malûm.. Bu son olayı da, ****netle karşılamanızı, sadece diliyebiliyorum.
Babacığım, bu olayda da, Annemin ve Yücel'in, senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için, ne kadar metin olursan, hem senin sağlığın için, hem de onlar için o kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğulun, bir günde öldürülmesi, kolay göğüslenecek bir olay değildir. Fakat, siz, benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. Ben, bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. Sizlerin de, bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum.
Babacığım, Annemin ve Yücel'in senin desteğine muhtaç olduğunu, yukarıda söylemiştim. Onları rahat ettirmek için, bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım, burada şunu ilâve edeyim ki, Yücel'in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. Yücel için herşeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da, kuşkum yok.
Ablamlar için söyliyeceğim: Fazla üzülmesinler. Olayın sarsıntıları geçtikten sonra, normal hayatlarını devam ettirsinler.
Mehtap'a ne diyeyim? Benim için her zaman, bol bol öpün.
Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan, çok memnun olurum. Her birisi oğlun sayılır. Dışarıda, bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını hiçbir zaman unutmıyacağını biliyorum.
Mektubum burada biterken, Sizi, Annemi, Yücel'i, Ablamı, Aziz Ağabeyi, Mehtap'ı hasretle kucaklarım, Babacığım..
Sağlıkla kalın...
Hoşça kalın...
Yusuf Arslan


Not: Akrabalara da bir mektup yazdım. Fakat belki, vermiyebilirler...»


Yusuf Arslan'ın bu mektubu babasına verilmiş, ancak, «Akrabalara…» hitaben yazdığı mektup, sadece Babasına okutturulmuştur.
Diğer mahkûm Hüseyin İnan da, Cezaevinde yazdırdığı son mektubunda şunları söylüyordu:
«Babama, Anneme, Kardeşlerime ve Yakın Akrabalarıma,
Söyliyecek fazla söz bulamıyorum. Bir insanın, sonunda karşılaşacağı tabii sonuç, bildiğiniz sebeplerden dolayı, erken karşıma çıktı...
Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum. İleride, durumumu daha iyi anlıyacağmız inancındayım.
Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız.
Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selâmlar, sevgiler.
Yapılacak çok şey var. Fakat, hem mümkün değil, hem de sırası değil.
Candan selâmlar...
Hüseyin İnan»


Savcı tarafından alınan Hüseyin İnan'ın bu mektubu da, Deniz Gezmiş ve Yusuf Arslan'ın mektupları gibi Babalarına teslim edilmiştir. Ayrıca, her üçünün elbiseleri, kol saatleri ve ceplerinde çıkan paraları da, infazdan sonra babalarına verilmiştir. Deniz Gezmiş'in üzerinde 17 lira 50 kuruş, Yusuf Arslan'da 10 lira, Hüseyin İnan'da ise, 21 lira bulunmuştu...


İNFAZ BAŞLIYOR
Her üç mahkûm tarafından, dini telkinin de reddinden sonra, infaza geçmek için, hemen hemen yapacak başka bir şey kalmamıştır. Nitekim, Sami Uğur gardiyanlara birşeyler söyledikten sonra, Deniz Gezmiş'e hitaben:
«— Artık vakit geldi!. Gömleği giydirelim, ha, ne dersin?» tarzında yumuşak bir edâ ile konuşarak, sanki onu bir yere davet ediyordu.
Aslında, Deniz, kendsini ölüme çağıran bu söze karşılık hiçbirşey söylemedi. Sadece ağır ağır ayağa kalktı. O esnada da, iki gardiyanın getirdiği beyaz gömlek üstüne geçirilerek, iliklenmişti bile. Sonra boynuna, beyaz kartona yazılmış idam yaftası asıldı. Herkes heyecanlı ve asık suratlı idi. Sadece, bu işte büyük tecrübesi olduğu anlaşılan İnfaz Savcısı Sami Uğur'un soğukkanlılığı dikkati çekiyordu:
«— Artık yavaş yavaş çıkalım!.»
Uğur'un bu sözü üzerine iki gardiyan Deniz Gezmişin koluna girdi ve hep beraber odadan çıkılarak, avluda kurulmuş olan sehpaya doğru yürünmeğe başlandı.
Bir dakika kadar sonra, yanında Hacı Zengin ve Halis Güven adındaki iki cellâdın beklediği sehpanın altına gelindiğinde, Savcıyla konuşmak istediğini belirten Gezmiş, «İskemleyi kendim devireceğim. Kimse dokunmasın!.» dedi. Bu sırada saatler 01.20'yi gösteriyordu ve elleri arkasından bağlı olan Deniz Gezmiş, sanki bir miting alanında imişcesine, birden etrafındakilere dönerek, oldukça yüksek bir tonda, şu sözleri söyledi:
«— Yaşasın, Türk Halkının bağımsızlığı!. Yaşasın, Marksizmin ve Leninizmin Yüce İdeolojisi!. Yaşasın, Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi, kahrolsun emperyalizm!..»
Sonra etrafına baktı ve artık başka birşey söylemeden masaya çıkmaya çalıştı. Ama, belli ki, yorgun ve heyecanlı idi. Masaya, sonrada iskemleye çıkmasına yardım edildi ve etleri zangır zangır titreyen iki cellât, ipi onun boynuna geçirdikten sonra, gerilediler. İskemleyi devirmesi bekleniyordu. Fakat, bir dakikaya yakın süre geçtiği halde, Deniz Gezmiş'in bu işe yeltenmediği görülünce, cellâtlardan biri, âniden iskemleyi bir bacağından tutarak çekiverdi. İşte o zaman, sessizliği yırtan bir gıcırtı ile boşluğa düşen Gezmiş'in ayaklarının ucu da «Küt!.» diye alttaki masaya çarpmış ve biraz sonra da, kasılarak sallanmaya başlamıştı.
On dakika kadar geçtikten sonra, Deniz Gezmiş'in halâ kıpırdaması, boyun kemiğinin kırılmamış olmasındandı. Boyunun uzun olması nedeniyle ayakları masaya çarpınca, bu kırılmayı önlemişti.
Bundan dolayı da, Deniz Gezmiş'in ölümü için tam 52 dakikanın geçmesi beklendi. Bu süre içinde zaman zaman yapılan doktor muayenelerinin sonuncusunda, Deniz'in ölmüş olduğu saptandı ve bu konuda hazırlanan bir rapor, orada bulunan doktor ve diğer ilgililerce imzalandı.
Bu arada, mahkûm sehpadan indirilmiş ve boynundaki yaftası da çıkarıldıktan sonra, cesedi kenardaki bir tabuta konulmuştu. Bir iki dakika sonra da tabut, içeride bir yere taşındı.
Saat 02.20'de de, Yusuf Arslan ipin altındaydı. Ancak, Deniz Gezmiş sehpada iken, Savcı Sami Uğur bir ara Yusuf'un odasına girdiğinde, Yusuf O'na şunları söylemişti:
«— Biraz önce Deniz'in bağırarak birşeyler söylediğini duydum..» konuşma, ta içeriden duyulmuştu.
Sami Uğur bu arada Hüseyin İnan'ın odasına'da uğramıştı. Ona gülümseyerek bakan Hüseyin'e Sarız'ın içindenmisin köyündenmisin diye sordu. Hüseyin Sarız'ın içindenim, hemşeriyiz sizinle.
Buna karşı başını «Evet..» der gibi sallıyan Sami Uğur ise, «Hüseyin, yaptıklarından nadim misin?» diye sorduğunda, ondan şu cevabı almıştı:
«— Sadece birşeye nadimim... O da, Dört Amerikalı'yı öldürmemiş olmamızdır. Onları öldürseydik, belki de başımıza bunlar gelmezdi..»
Deniz'in asılmasından sonra sıra kendisine gelen Yusuf Arslan da, sehpaya çıktıktan sonra şunları söylemişti:
«Ben, halkımızın bağımsızlığı için bir defa ve şerefle ölüyorum. Fakat, bizi asan sizler, şerefsizliğinizle hergün öleceksiniz!. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerikanın hizmetindesiniz. Yaşasın Devrimciler! Kahrolsun Faşizm!...»
Bu sözlerden sonra ilmik boynuna geçirilirken, Yusuf da iskemlesini kendisi devirmeğe yeltenmiş, ama o da duraklayınca, iş yine cellâtlara düşmüştü.
Yusuf Arslan ipte 25 dakika kadar kaldı. Onun ölüm raporu da yazılıp teker teker imzalandıktan sonra, saat 03'te darağacına Hüseyin İnan getirilmişti. Kendinden önce asılan iki arkadaşına oranla daha diri görünen İnan da sehpada diyordu ki:
«— Ben, hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, halkın mutluluğu için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım, bundan sonra da bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum... Yaşasın işçiler ve köylüler! Kahrolsun Faşizm!.»
Bu sözlerinden sonra kendini kaderine terkeden Hüseyin İnan da Yusuf Arslan gibi 25 dakika sonra ölmüştü. Böylelikle 2 saat 5 dakika süren infaz sonunda, her üç tabut da, Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkililerine teslim edildi. Asılmalarından sonra, her üç mahkûmun göğsüne asılan yaftalarını, ilgililerin izni ile aldım ve kitapta da fotoğraf olarak yer verdim.
5 Mayıs 1972 günü, sabahın çok erken saatlerinde, Ankara Merkez Cezaevinden çıkarılan Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın tabut içindeki cenazeleri, babalarına teslim edildi ve her üç ceset, vasiyetleri üzerine, Karşıyaka Mezarlığında yanyana gömüldü.
(Darağacı–Burhan Dodanlı, Sayfa: 337-351 Evren Yayınları, İstanbul)



Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
Sponsor Bağlantı

reklam yeri
Logged
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« Yanıtla #1 : 14 Haziran 2008, 12:13:14 »

68'li oğuldan babasına...

Baba,
Sana her zaman için müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni...Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtu­luş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

Baba, biz Türkiye'nin ikinci Kurtuluş savaşçıla­rıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlana­cağız da... Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı'nda ol­duğu gibi... Ama bu topraklan yabancılara bırak­mayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onla­rı...

Düşün baba; Bugün hükümet işini, gücünü bı­rakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.

28 Ocak 1971 Deniz Gezmiş

***
2. Mektup:

"Baba,
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin desem de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu ****netle karşıla­manı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ölürler, önemli olan çok ya­şamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben, erken gitmeyi nor­mal karşılıyorum. Oğlun bu yola bilerek girdi ve sonun da bu olduğunu biliyordu. Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşi­me bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. O'nun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir. Son anda yaptıklarım­dan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, abimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım."
6 Mayıs 1972 Deniz Gezmiş

* * *

Yukarıdaki iki mektubun yazarı 60'lı yılların sonunda İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Öğrenciliği sırasında eylemlerin içinde yeraldı. İkinci mektubu yazdıktan 5 dakika sonra iki arkadaşıyla birlikte asıldı. Yaşasa, O da, çeyrek asır sonra bugün, çocuğuna "Aman oğ­lum, vergini ver-devletini sev" diye mektup yazar mıydı, bilinmez. Ama yaşatmadılar. Asıldığında 25 yaşındaydı.

"Babasından ileri/doğacak çocuğundan geri" olduğuna inanıyordu.
Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« Yanıtla #2 : 14 Haziran 2008, 12:13:26 »

O eski film...

Son zamanlarda birkaç sokakta 2-3 cam kırılınca herkes "Biz bu filmi görmüş­tük" diye konuşmaya başladı. Ben de eski filmlere düşkün olduğumdan "Neymiş bu film" diye merak ettim ve bandı geri sarıp izle­meye başladım.
Görmeyenler varsa kısaca anlatayım. "Eski film" şöyle başlıyor:
Yıl 1968...Üniversiteler ayakta...Öğrencile­rin ortak bir talepleri var: Yönetime katılmak...Haziran ayında İstanbul Üniversitesi'nde boykot başlıyor. Gençlerin başında Deniz Gezmiş, Bozkurt Nuhoğlu, Cavit Kavak gibi birkaç öğren­ci var. Üç kişilik "işgal komitesi", bir bildiri ya­yınlayarak üniversitede reform istiyor... Sonra da 21 yaşındaki Deniz Gezmiş önderliğinde bir grup rektörlüğe doğru yürüyüşe geçiyor.
Şimdi filmin bu bölü­müne dikkat.
Rektör Ord. Prof. Şe­rif Egeli öğrencileri ayakta karşılıyor, elleri­ni sıkıyor, "Hoşgeldiniz" diyor ve makamında ka­bul edip onları ikna et­meye çalışıyor. Deniz Gezmiş, öğrencilerin yu­muşadıklarını sezince elindeki sopayla rektörün masasına vurup, masadaki camı kırıyor. Egeli, ses çıkarmıyor. Sonra öğrenciler rektörün arabasının lastiklerini indiriyorlar. Rektör başka bir arabayla okulu terkediyor. Ardından boy­kot, işgale dönüşünce Rektör basına bir demeç veriyor ve diyor ki:
"Coşkun hisler biraz yatışıp, problemin öne­miyle orantılı rahat konuşma dönemine girilin­ce sorunların sonuca vardırılmaması için sebep yoktur."
Ertesi gün Abdi ipekçi İstanbul radyosunda yönettiği açık oturuma Rektör Egeli'yi davet ediyor, "Ancak karşınızda üniversite işgal kon­seyi temsilcisi olacak" diyor. Rektör kabul edi­yor, işgalci öğrencilerin temsilcisiyle rektör, uy­garca tartışıp, öğrenci isteklerinin kabul edilebi­lir olduğu konusunda görüş birliğine varıyorlar,
İşgaller yayılınca İstanbul Valisi Vefa Poyraz, gençleri ikna etmek için, önce önderleriyle uz­laşmak gerektiğini düşünüp, Deniz Gezmiş'in babasından yardım istiyor. Cemil Gezmiş, bu talebi Deniz'e iletiyor, İşgal Komitesi, Vali'yle görüşme kararı alıyor. Sonrasını Cemil Gezmiş 12 Mart belgeselinde şöyle anlatıyor:
"Deniz'i Cağaloğlu'nda bir berbere soktum. Sakalı uzamıştı. Traş oldu. Vali'nin yanına gittik, içeri girdi. Yarım saat sonra çıktı ve 'Baba işga­li kaldıracağız.' dedi'.

* * *

İşte o bahsettikleri "korku filmi" böyle başlı­yor.
Peki sonra ne oldu da, bu sıcak tablodan öyle bir kan gölü doğdu?
Ankara'da bazı kulaklar tıkandı, "yolların yü­rümekle aşınmayacağı" sanıldı. 20 yaşındaki gençlerin üstüne polis sürüldü. Onlar da yolları yürüyüp gittiler. Ta ki idama kadar...
Rüzgar ekenler de, fırtına biçtiler.
Geçen gece Siyaset Meydanı'nda "harç meselesi"ni tartışan öğrenciler, rektörler, gazeteci­ler, yine o "eski film"den dem vurunca bu sah­neleri anımsadım. Şimdi siz söyleyin, bugünkü filmin, yukarıdakiyle bir ilgisi var mı? Öyle vali­ler, öyle rektörler, öyle gazeteciler görüyor mu­sunuz ortalıkta?
Üniversite gençliği, 30 yıldır hala "yönetime katılma hakkı, söz hakkı" istiyor. Katılmadığı, inanmadığı bir haksız sisteme bir de parasıyla ortak olmak istemiyor. Ve karşısında "çalışın tembeller" diyen gazeteciler, para hesabı yapan rektörler, "asıl amaçları politik" diye ahkam ke­sen hocalar buluyorlar.
Elbette asıl amaç politik: Harç, ideolojik bir dayatmadan başka birşey değil çünkü... İçi boş tabela üniversiteleri yaratma fikrini ortaya atan 12 Eylül’ü tartışmadan harç meselesi tartışılabi­lir mi? Girişinde yasak kitap aranan, sakalı var diye hocalarını kovan, özerkliği budanırken gı­kını çıkarmayan bir üniversiteye karşı mücadele elbet siyasi sloganlarla yapılacak. Ve elbet rek­tör kapısından kovulan üniversiteli, sesini mey­danlarda duyurmaya çalışacak. Ve elbet onlara YÖK kapısında jandarmayla karşılanan öğre­tim üyeleri de katılacak; "paralı eğitim"in ar­dından "paralı sağlık"ın geleceğini bilen örgüt­ler de, "sosyal devlet'in kazanılmış haklarını savunma çabasındaki partiler de... Siz daha al­mayın gençleri üniversite yönetimine... hocala­rını kapınızda süngüyle durdurun... Sırça köşk­lerinizde enflasyona endeksli harç oranları he­saplayın...
Eski bir film ise bu, filmin senaristi sizlersiniz, bunu görmüyor musunuz?
Kendi yazdığınız bir senaryoda onları nasıl fi­güranlıkla suçlarsınız?

* * *

"Nerde o eski rektörler, hocalar, gazeteciler" derken, "öğrenciler"i de atlamayalım. Siyaset Meydanı'nda 12 Eylül'ü anaokulunda karşıla­mış 90 kuşağının temsilcileri de vardı. Jöleli saçlarıyla "clark" çekerek lafa, "Nedir bu 68 kuşağı, hiç anlamadım" diye başlıyorlardı. Ebeveyn ağzıyla konuşup "Dünyayı kurtarma­ya kalkacağımıza derslerimize bakalım. Bu ül­kede devrimciye değil, okumuş insana ihtiyaç var" diyorlardı.
Dinledikçe bir kez daha anladım ki, bu ülke­de herşeyden çok "dünyayı kurtarmaya kalkı­şan" devrimcilere ihtiyaç var. Hem de 1920'lerden daha çok...
Tarihten biliyoruz ki, çoğu zaman itilip kakılsalar, inançları için süründürülseler de gelecek, gençken dünyaya posta koyabilenlerindir...
Bizim jölelinin "kimdir bu 68'liler anlama­dım" dediği toplantıyı, 20'sinde devrim slogan­ları yazan bir 68'li yönetiyordu. "Eski film"de O'nu okuldan kovanlar kimbilir şimdi neredeler?
Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« Yanıtla #3 : 14 Haziran 2008, 12:13:38 »

İnönü 1972, Baykal 1996

Birkaç hafta önce bu sayfada DP döneminde baskıların en yoğunlaştığı bir anda İsmet İnönü'nün Suphi Baykam'la birlikte yaptığı "banka eylemi"ni yazmış ve "Ne yazık ki bugün iktidara 'Durun yoksa sizi ben bi­le kurtaramam' diyecek çapta bir siyasal önderlik yok" diye yakınmıştım.

İnönü'nün o tarihi eylemini örgütleyen Suphi Baykam'ın oğlu, ressam Bedri Baykam'dan bir yanıt geldi. Bedri, ken­disinin Galatasaray'da annelerin sürdürdüğü eyleme verdiği desteğe ilişkin gazete kupürlerini yollarken, bir de serzeniş­te bulunuyor ve "CHP'nin ve CHP'lilerin açıklarını arayacağımıza, demokrasinin tek ciddi kalesi olan bu partiye şu kritik dönemde biraz destek versek, kendi aramızda daya­nışma içinde olsak, daha iyi olmaz mı" diyor.

Keşke yapabilsek. Keşke CHP gerçekten demokrasinin kalesi olsa da, biz de bütün desteğimizi bu kalenin emrine versek. Ancak ne yazık ki Baykal yönetimi CHP'yi, demok­rasiye kale olmak bir yana, giderek demokratikleşme çaba­larının önünde bir kaleye dönüştürdü. Her gün sokaklarda dayak yiyen analara, açlık grevindeki mahkum­lara, saldırıya uğrayan gazetecilere, kayıplara, ayıplara sırtını dönerek adeta bir "redd-i mi­ras" politikası izleyen Baykal, son cezaevi kri­zinde de kılını kıpırdatmadığı gibi, partisi için­de uzlaşma arayanlara da açıkça tavır aldı. Bü­tün kamuoyuna derin bir nefes aldıran aydınla­rın inisiyatifini yorumlarken de "Tutuklularla sürdürülen pazarlıkta devletin geri adım attı­ğını" söyleyip varılan uzlaşmayı eleştirerek, muhafazakarlıkta ANAP'ı bile solladığını orta­ya koydu.

Bu mu destek vereceğimiz parti?

Baykal'ın 70 yıllık koca çınarı dallarından tutup sağa yatırımını mı destekleyeceğiz? "Aman kamuoyunda solculardan yana görünmeyelim" korkaklığına mı arka çıkacağız? Kendi partisinin bakanları suçlanırken, onlara bile sahip çıkamayan bir siyasi önderliğin mi peşine takılacağız?

Hayır...

CHP'nin bizim desteğimize de, kösteği­mize de ihtiyacı yok. O, -Bedri Baykam'ın da çok iyi bildiğini sandığım hatalarla- kendi ku­yusunu kendi kazıyor. Bize ise, sadece tereciye tere satmak ve CHP'lilere CHP'nin tarihinden "ibret öyküleri" anlat­mak kalıyor. Partinin nereden nereye geldiğini ve neden bu halde olduğunu daha iyi anlayabilsinler diye...

Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« Yanıtla #4 : 14 Haziran 2008, 12:14:15 »

O adam neden sadece 3 fotoğraf çekti?
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
Geçenlerde bana bir ses bandı ulaştı.
Gönderen gençler banttaki sesin Deniz Gezmiş'e ait olduğunu öne sürüyorlardı.
Bandı dinledim, kaba saba bir erkek sesiydi.
Doğrusu bu sesi fotoğraflardaki Deniz'e iliştiremedim.
Emin olmak için "o ses"i en yakından işitmiş birinin, avukatı Halit Çelenk'in kapısını çaldım.


* * *



Halit Ağabey, bandı dinler dinlemez, "Hayır bu Deniz'in sesi değil" dedi. Ama teypte okunan metin onun mahkemedeki savunma metniydi.
Bunun üzerine sohbet, dün 30. yıldönümünde anımsanan idamlara ve savunmalara geldi. Halit Çelenk, mahkeme salonunda herkesi dehşete düşüren bir "ayrıntı"yı gözyaşları içinde anlattı:
Sanıklar 150 sayfalık savunmalarını ortaklaşa hazırlamışlar, bölüm bölüm okuyorlardı.
İlk sözü alan Deniz Gezmiş kürsüde ortak savunma metnini okurken, birden kapı açıldı. Salona resmi elbiseli bir görevli girdi. Kuş uçurtulmayan, basına kapalı mahkemede dikkat çekici bir rahatlık içinde yargıçların önüne kadar geldi ve Deniz'in fotoğraflarını çekip gitti.
Ardından okuma sırası Yusuf Aslan'a geldi. Yine aynı adam salona girip bu kez Yusuf'u görüntüleyip çıktı.
İzleyiciler, tüm sanıkların fotoğraflanacağını düşündüler önce...
Ancak Yusuf'tan sonra savunmayı devralan Atilla Keskin'de "beklenen adam" gelmedi.
Sonra Hüseyin çıktı kürsüye ve kağıtlara bakmadan sözlü savunmaya başladı. Kapı açıldı. "Azrail" geldi. Flaşını Hüseyin'in üzerinde patlattı ve çıktı.
Davadaki 23 sanıktan sadece 3'ü fotoğraflanmıştı.
Sonunda asılan o 3'ü olacaktı.


* * *

Demek sonucu belliydi mahkemenin...
Nitekim idamların 20. yıldönümünde 68'liler Vakfı'nın ortaya çıkardığı bir belge, idam kararının "emirle" alındığını kanıtlamıştı.
Genelkurmay Başkanlığı, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'na yazdığı yazıda sanık Ömer Ayna'yı Türk Ceza Kanunu'nun 168. maddesinden 36 yıl hapis cezasına çarptıran kararının düzeltilmesini ve sanığın 146. maddeden idamla yargılanmasını istiyordu.
O günden sonraki bütün davaların seyrini değiştiren bu "yazılı emir"in üzerindeki tarih 16 Temmuz 1971'di.
Yani Deniz'lerin Ankara'da yargılanmaya başladığı tarih...

* * *

Mahkemenin "emirle" verdiği idam kararıyla ilgili Meclis görüşmeleri ayrı bir "ibret vesikası"dır.
Nihat Erim'in idam isteyen sesi,
Demirel'in infaz için kalkan eli,
Ecevit ve İnönü'nün "siyasi suça idam olmaz" çığlığı unutulur mu?
Bir başka "unutulmaz vesika"yı da Berat Günçıkan yayımladı.
30 yıl önceki "7 Mayıs gazeteleri" nasıl çıkmış, kim ne yazmıştı?
Bilmek isterseniz pazar günkü Cumhuriyet Dergi'yi bulun ve ibretle okuyun.

* * *

Bahse konu faciadan ve bu yazıdan alınacak dersler:
Emir komuta zinciriyle adalet olmaz, 1.
İdam, dönüşü olmayan bir insanlık suçudur, 2.
Ve tarih, dediğinizi, yaptığınızı, yazdığınızı unutmaz, bu da 3.
Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
 
Administrator
*


Rep Gücü: 46
Rep Puanı: 6021




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 2214
Üye No: 1
Nerden: Adıyaman
Web Sitesi: WWW
۩ |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|§µ§l{µÑDuR §êVGï|v| |͇̿C͇̿¤̿ ͇̿|۩
 
« Yanıtla #5 : 14 Haziran 2008, 12:14:32 »

Deniz'lerin idamına oy verenler


Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın asılışının yıldönümü bugün... İdamları TBMM'de 24 Nisan 1972'de oylanmıştı.
İdam kararına 276 milletvekili "Evet", 48 milletvekili de "Hayır" demişti.
2 çekimser vardı. 115 milletvekili de katılmamıştı.
İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Mehmet Ali Aybar, Muammer Erten, Necdet Uğur retçiler arasındaydı.
Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, Hasan Korkmazcan, Oğuz Aygün, Necmettin Cevheri, Zeki Çelikel, "Kabul" demişti.
Necmettin Erbakan, Osman Bölükbaşı, Hüdai Oral, Mustafa Timisi, Orhan Kabibay, oylamaya katılmayanlardandı.




* * *

Meslektaşımız Türey Köse, geçen hafta çıkan "Ölüme Oy Vermek" (Ümit Y., 2004) kitabında Cumhuriyet tarihi boyunca idamı incelerken, Deniz'lerin oylamasında el kaldırmış siyasilerle görüşmüş, 32 sene sonra ne düşündüklerini sormuş.
Cevapların kiminde samimi bir pişmanlık var, kiminde sinsi bir inkar, kiminde dişli bir inat...
Tarihe not düşmek açısından AP'lilerin yanıtlarını özetlemek istiyorum:




* * *

Nahit Menteşe: "Deniz Gezmiş ve arkadaşları konusunda yanlış yaptık. Adli hatalar olabilir. O zaman 'Devlet elden gidiyor' görüşü vardı. Bunlar da gözünü budaktan sakınmıyordu. Asker de bunların mutlak surette idam edilmesi taraftarıydı. (...) Ben idam cezasına karşıydım, ama o dönemin koşulları gereği öyle oldu. İçimizden 'Keşke tasdik edilmese' diyorduk. Ama oy verdik. Aksi halde vatan haini ilan edilirdik".
İsmet Sezgin: "Bir baskı ortamı vardı. Meclis, kendini o ortamdan kurtaramadı. Yanlış olmuştur. İdam hiçbir meseleyi halletmiyor. Bu gençler asıldı da ne oldu? Bir kin meydana geliyor. Devlet, duygularla, heyecanlarla değil, akılla, hukukla yönetilir. Can almak Tanrı'ya mahsustur".
Zeki Çeliker: "Ben hiçbir zaman bir idamı onaylayacak bir tavır içinde olmadım, elim kalkmadı (Deniz'lerin idamına 'Evet' dediği hatırlatılınca...) Demek ki, orada unutmuşum, yanlış yapmışım. Şartlar değişikti. Mazide olanları tasvip etmek mümkün değil. Pire için yorgan yakmamak lazım".
Oğuz Aygün: "Deniz Gezmiş yakışıklı bir adamdı. Film artisti gibi... İnsanın içi sızlıyor. Belki ben de üzülmüşümdür, gözlerim dolmuştur, keşke olmasaydı diye... Ama Deniz Gezmiş, arkadaşlarının lideri durumundaydı. Fizik yapısı, durumu, inatçılığı ve iddialarıyla... Son dakikaya kadar kapıldığı yoldan en ufak bir sapma göstermeden Türkiye Cumhuriyeti'ne meydan okudu. Bir tek adam, filmlere konu olacak kadar yakışıklı, kabadayı bir adam devlete meydan okuyordu. O ideolojiye taviz verseydik, belki Türkiye'yi bugünlere getiremezdik. Ya devletin prestiji sıfır olacak, ya Deniz Gezmiş asılacaktı. O gün verdiğim karardan bugün pişman değilim, ama üzülüyorum, bunlar olmamalı..."
Süleyman Demirel: "Devirler değişiyor. Bundan 30 sene evvelin şartları bugün yoktur. Başka şartlar vardır. Bugünkü şartları düne götürerek düşünemezsiniz, çok yanlış olur. Binaenaleyh insani tarafını düşündüğümüz zaman, kimsenin, karıncanın incinmesine razı olmayız. Fakat bir olay var: Hikmet-i idare, devletin bekası gibi kavramlar bizim geleneklerimizde vardır. Padişahlar, kardeşlerini, çocuklarını astırmıştır".
Logged

سْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْ
Buradaki Resmi
Görmek için Hemen Ücretsiz Üye OLun Veya Sitemize Zaten Üye İseniz  Giriş Yapın
 
Gökhan
Co ADMiN
*


Rep Gücü: 22
Rep Puanı: 2585




Ruh Halim:
Offline Offline
Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 1232
Üye No: 26
Nerden:
Web Sitesi: WWW
 
« Yanıtla #6 : 06 Temmuz 2008, 13:37:34 »

pAYlaşımın İçin tşk.v
Logged

Cassio De Souza Soares Linc10
 
Sayfa: [1]
Yazdır
« önceki sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:  

film izle | BesniHost| Reseller| Atlas Properties
eXTReMe Tracker